13 Haziran 2009 Cumartesi

ÖZEL GÜN MAHVEDİCİLERİ!



Bu gün yolda evime doğru yürürken, kulaklığımı takmış,

Çalan müziğe ruhumu kaptırmış, bir yandan da düşünürken bazı şeyleri, gözüm aniden yan tarafta bir çifte takıldı.

Adam yüzü şeytana dönüşmüş bir şekilde sevgilisini azarlıyor, bağırıyor çağırıyordu (kulaklığım takılı olduğu için ne dediğini anlayamadım).

Kızcağız ise susuyordu.

O kadar insanın içinde kızcağızı rezil etti.

Bir ayna göstermek istedim ona, yüzünü görmesini çok isterdim onun.

O an cehennemden fırlamış bir zebani gibiydi...

Uzaklaştım ordan.

Bu sefer ilerde, önümde yürüyen bir çift kavga ediyordu.

Çift kavga ediyor değil, adam bağırıyordu ve kadın önden önden yürüyüp gitmeye çalışıyordu.-Sen ne biçim annesin vb...

Hakaretin bini bir para.

İnsan eşine sokaklarda mı bağırmalı?

Hoş, insan eşine bağırmalı mı?

Hayat arkadaşlığı bumudur?

Erkeklere eşlerine bağırma, şiddet uygulama, hakaret hakkımı verir evlilik sözleşmesi?

Halime hakikâten şükrettim.

Yaşasın yahu dedim.

Özgürüm.

Hayatımı mutsuz ve huzursuz edecek biri yok yanımda.

Öyle biri olacağına, ömür boyu yalnız kalayım daha iyi dedim.

Daha keyifle yollandım evime.

Aslında yolda yürürken bu gün yazacağım yazıyı tasarlıyordum kafamda.

Asıl bahsetmek istediğim mevzunun ucu, yine erkeklere dokunacak...

Lakin adaletli biriyimdir bilirsiniz, yiğidi öldürüm ama hakkını da veririm.

Bu yazımda asıl bahsetmek istediğim mevzu "Özel gün mahvedicileri".

Malum, bu hafta yaş günümü kutladım.

Ailemle, mutlu mesut, pastamı üfleyerek (hoş 1/4'ünü dayanamayıp yemişler ama).

Burda bir açıklama yapma ihtiyacı duyuyorum.

Pasta 3 gün önce yapıldığı için bozulup bozulmadığını kontrol etmek amacıyla kesmişler,

Eee kesilincede hazır kestik bari biraz yiyelim diye dayanamayıp ucundan yemişler.

Neyse sadede gelelim, Annem, Babam ve Kardeşimle sevgi dolu bir ortamda yedim pastamı.

Onların varlıkları benim için dünyanın en büyük hediyesidir.


Ama nedense erkeklerin çoğunda, özel günlere karşı bir düşmanlık var.

Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü için savunmaları, her gün kutlanması lazım,

yılda bir kere olması saçma diyorlar.

Peki her günü Kutluyormusunuz?

Hayır!

Yaş günü her sene oluyormuş zaten.

Ne gereği varmış.

Hem para tuzağıymış, özel günler.

Deveyi hörgücüyle yutarlar, bir demet çiçeği fazla görürler sevdiklerine.

Peh lafta sevgi...

Sevmem lafta kalan sevgileri.

Sevgiyi göstereceksin ki değer kazansın.

Sen öyle kendi kendine sev, ne işe yarar ki sevgin.

Kendi yaş günlerini bile kutlamazlarmış zaten.

Onlar için özel gün önemli değilmiş.

Sizin için değerli olmayabilir beyler ama sevdiğiniz insan önem veriyorsa?

VE bu özel gününde onu mutlu etme fırsatı varken elinizde niye değerlendirmezsiniz?

Çok mu zor?

Evlilik yıldönümüne ne gerek varmış.

Evlenirken kutlamışlar ya!

Her sene yeniden mi kutlayacaklamış?

Bunun gibi bir yığın kendilerini haklı çıkarmak için zırvalayan bir çok erkek arkadaşım var.

Bir yığın arkadaşım, şehir dışından hediye yollarken,

Telefon açarken,

Mesajlar çekerken,

Sevdiğim erkek benim bu özel günümü önemsemeyecek ise,

Önemli değil.

Ben de, beni önemseyenleri önemserim.

Unutmayın!Sevdiğiniz kadar Sevilirsiniz...

Ha diyeceksiniz ki, yaş gününü kutlamaması seni sevmediğini göstermez.

Cevabım şu

Gösterir.

Önemli olan o gün benim yaş günüm yada sevgililer günü, yada evlilik yıldönümüm olması değil.

Benim o güne önem vermem.

Ve karşımdaki insanın da özel günleri umursamadığı halde ben önem verdiğim için hassasiyet göstermesidir

.Çiçekçiye açılacak bir telefonla abartıyorum iş yerinize yada evinize gelecek orkidenin değeri, yada papatyanın değeri 20TL ila 50TL arasında değişmektedir,

Lakin Sevdiceğine vereceğin mutluluğun değeri, paha biçilemez.

Haaa paran yok mu?

Bahçeler ne güne duruyor?...

SİZİN HİÇ KİMSEYİ SEVEMEDİĞİNİZ OLDU MU?


Bu aralar kafamı bir türlü toparlayamıyorum.
Türkiye gündeminden haberdarım, iç savaşa doğru sürükleniyormuşuz gibi geliyor.
Lakin hepimiz kendi geçim dünyamızda yaşıyoruz.
Ve hayat koşulları hemen hemen herkesi zaman zaman depresyona sürüklüyor.
Yoruluyoruz, zorluyoruz, deniyoruz...
Olmadı bir daha deniyoruz.
Hayatlarımız basit değil karmakarışık.
Kimse hayatından, hatta kendisinden memnun değil.
Ben de bu aralar kendimden memnun değilim.
Zorlamayla yazmak olmuyor.İ
çten geliyor bazı şeyler.
Oturuyor ve yazıyorsunuz.
Kafanız sürekli kendinizle meşgul iken ne yazabilirsiniz ki?
Hayatınızda gidecek yönünüz yoksa,
Kendi kendinize ağır geliyorsanız,Ve kendinizden kaçmak isterken,
Ne yana dönseniz, defalarca kendinize çarpıyorsanız...
Ne yapabilirsiniz ki?
Ne yazabilirsiniz ki?
Düşünüyorsunuz?
Ama boş boş...
Siz hiç bomboş bir şekilde saatlerce tavana baktınız mı?
Ben baktım.
Sizin hiç dışarı çıkıp adım atmak istemediğiniz, hatta gökyüzüne bakmak bile istemediğiniz zamanlarınız oldu mu?
Benim oldu.
Sizin hiç kimseyi sevemediğiniz oldu mu?
Ben kimseyi sevemiyorum.
Hayatıma sokmaya çalıştığım insanlar hep yüzeyde kalıyorlar.
Ya derinlere inemiyorlar, ya ben izin vermiyorum.
Başkalarının ilişkilerini izlemeyi bıraktım, derinlerde kendimle yüzleşiyorum.
Hatta buna yüzleşme de denemez.
Öylece görüntüye bakıyorum.
Kendimi seyrediyorum.
Öylece...
Yaz geldi!
Vermem gereken bir yığın kilo var.
Ve-re-mi-yo-rum.
Ruhum ve bedenim çığlık çığlığa "Tatillllllll" diye inlerken,
Beynim "hayır çalışmalısın" diyorsa...
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyıksa,
34 yaşına girmene iki gün kala depresyondaysan,
35 yaklaşıyorsa, sonra kırklar...
Çevrende evlenen, hamile kalan insanlara acıyarak bakıyorsan,
Onları mutlu eden hiç bir şey seni mutlu etmiyorsa,
Yaşaman gereken boyut bu değilse ama buraya sıkışıp kalmışsan,
Araf"taysan...
Teoman çalıyor bir yandan "Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen" diyor.
"Biliyorum Teoman, biliyorum" diyorum.
Böyle zamanlarıma "Talihsizlik zamanları" derim.
Ve geçmesini beklerim.
Ha ben geçmesini beklerken, benden yazı bekleyen bir yığın okuru ne yapacağımı bilemiyorum.
Bildiklerim ve bilmediklerim çarpışıyor.
Hiç kimse, hiç bir şey size tat vermiyorsa,
Hatta kendinizden bile zevk almıyorsanız (ki ben almıyorum)
Bazen ortadan toz olmak gerekiyor.
Hatta öylesine toz olmak ki,
Bir zerreni bile ortada bırakmamak.
Bu talihsiz satırları okuduğunuz andan itibaren,
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere,
İzninizle,
Huzurlarınızdan,
Toz oluyorum.

http://www.muhabirturk.com/author_article_detail.php?id=768

TATİLE GİTMEK İSTİYORUM!


Tatile gitmek istiyorum!

Ya da mümkünse tatil bana gelsin.

Bu satırları yazarken bir yandan da Sertap Erener'den "Kumsalda" şarkısını dinliyorum.

Ah ahhhhh...

Öyle dağ tepe, tarihi eser dolaşacak modda değilim.

Billur gibi bir deniz, masmavi pırıl pırıl bir gökyüzü, çıtır kitaplar, sabah sporu ve müzik,dans dolu akşamlar...

Bu sene pazartesi sendromu bile yaşayamadım.

Eee haftanın yedi günü çalışırsanız, sendrom yaşamaya fırsatınız olamıyormuş.

Bir deneyin isterseniz...

Lâkin pilim bitti!

Altı yıldır tatil matil hak getire.

Sıcak kumlara uzanıp, gözlerimi kapattığımda, güneşin sıcaklığını tenimde hissetmek,

Uzaktan gelen çocuk cıvıltılarıyla karışık, dalga ve denizde ilerleyen motorların tır tır seslerini dinlemek istiyorum.

Banane,

İs-ti-yo-rum!

Tahammülsüzleştim iyice.

İnsanlara katlanamıyorum.

Bırakın insanlara katlanmayı, kendime bile çoğu zaman katlanamıyorum artık.

Deli gibi çalışıp, karşılığını alamamaktan

Hep bir yerlere yetişmeye çalışmaktan bunaldım!

Öyle tanıdığın yazlığında, eften püften bir tatil de beni paklamaz.

İki ara bir dereye sıkıştırılmış, ucuza getirilmeye çalışılan bir tatil yapacağıma,

Hiç yapmam daha iyi.

Hayır!

Dört başı mağmur bir tatil hayal ediyorum.

Bu arada Yazlık mantığını da anlayabilmiş değilim.

Dünya'da, bırakın dünyayı Türkiye'de gezip dolaşılacak, tatil yapılacak bir yığın yer varken

Tek bir yere çakılı kalmak niye?

Hele kadınlar için tatil değil bir zulüm!

Yine yemek, bulaşık, temizlik derdi.

Üstüne üstlük tatilini beleşe getirmeye çalışan bir yığın akraba, arkadaş, eş dost ekşir başına.

Hiç biri de işin ucundan tutmaz.

Sererler postlarını.

Oh, gel keyfim gel.

Peh!

Uğraş dur.

Kimseyi de memnun edemezsin

Yazlığın var mı?

Derdin var...

Birden halime şükredesim geldi.

İyi ki Yazlığım yok yahu.

Ama halâ tatile gitmek istiyorum.

VE hiç dönmemek...


KADIN KADININ KURDUDUR VESSELAM!




Hayatımda ki arkadaşlarıma müteşekkirim.


Onlar olmasa, bu kadar konuyu nerden bulurdum hiç bilmiyorum.


Farkında olmadan,yazılarıma, malzeme oluyorlar.


İyi de ediyorlar.


Geçenler de hamile bir arkadaş, toplu taşıma araçlarında bayanların kendisine yer vermediğini söyledi.


Düşünün kadın, kadına yer vermiyor!


Hamile bir kadına yer vermiyor.


Hayretler içindeyim.


Hani kadın yöneticilerle, kadınların çalışması zordur bilirim, yaşadım.


Kadınların, kadınlara yardımcı olmadığını da bilirim.


Örneğin kıyafet alacaksam, asla bayan tezgahtara yanaşmam.


Çünkü ilgilenmez, yakışmamışsa bile yakışmış der.


Erkek tezgahtar daima daha ilgilidir.


Hadi kadın, kadını ayıplar, kınar, dedikodusunu yapar bunu da bilirim.


Eee bir kadın, en yakın arkadaşının kocasını ayartabiliyor bunu da görmedim ama duydum.


Ama bir yaşıma daha girdim.


Hamile bir bayana yer vermiyorlar!


Sevgili cinstaşlarım, bu erkekleri ve bu dünyayı bizler yaratıyoruz biliyorsunuz.


Gördüklerinizden memnunmusunuz?


Bakınız, bir yığın duygusuz erkek yetiştirmişsiniz.


Oğlunuzu şımartıp, suyunu ayağına götürdükçe diğer kadınlara ve hatta kendinize iyilik yapmıyorsunuz.


Muhtemelen oğlunuz buna alışacak ve ilerde aynı davranışı eşinden bekleyecektir.


E bizim işimiz gücümüz, birilerinin suyunu götürmek, yemeğini yapmak, arkasını toplamak değil artık!Bin bir hayallerle evleniriz.


Çünkü öyle empoze edilmiştir.


Bizim de bir gün mutlu yuvamız, bize ait bir evimiz olacak, içinde de sevgi dolu eşimiz olacak, hayalleriyle büyüdük.


Ah milyonlarca defa baktık gelinliklere.


(Aramızda kalsın hala aval aval bakıyorum vitrinlerdeki gelinliklere).


Sonra, yeni bir hayatın başlaması ve karşımızdaki erkeğe duyduğumuz sevgiyle,


Sınırsızca verdik, herşeyi o mutlu olsun diye üstlendik.


Üstlendikçe üstlendik.


Onun hayatı kolaylaştıkça bizimkisi zorlaştı.


Ve üstlendiklerimiz görevimiz oldu, evi için parmağını kıpırdatmayan


Erkek ahalisi, Yapmadıklarımızdan dolayı sorguya çeker oldu bizi.


Takdir edilmeyip, yardım görmeyince ,yapar olduklarımızdan isyan eder olduk.


Kim yarattı bu tabloyu.


Tabi ki biz kadınlar...


Çevremdeki erkeklerin yüzde doksanı karısını aldatıyor.


Ve erkek arkadaşlar, birbirlerinin bu ahlaksızlıklarını biliyor, hatta destekliyor.


Böyle bir sırrınızı, bir bayan arkadaşınıza anlatmayı deneyin hanımlar.


İki gün sonra, güvendiğiniz kız arkadaşınız samimi olduğu başka kız arkadaşlarıyla hakkınızda bir yığın dedikodu yaptığını göreceksiniz.


Eğer Ayıplanıp, arkadaş defterinden silinmediyseniz tabi...


Erkek cinsi, birbirini tutar.


Çenesini tutar.


Her haltı yer, sonra hiç bir şey olmamış gibi evinin yolunu tutar...


Kadınlar ise...


Birbirinden çok erkekleri tutar.


Otobüste bir yer bulur oturur,


Hamile biri geldiğin de,


Aynı kutsal ve binbir zorluklarla dolu durumun, kendi başına geleceğini unutur


Bırakın kadın olarak, yaptığı hareket insani bile olmayarak


Yayıldığı koltukta,


O süslü poposunu,utanmadan tutar!!!

EŞEĞE ALTIN SEMER VUR, EŞEK YİNE EŞEKTİR!


Araba nedir?


Dört tekeri olan, sizi ulaşacağınız yere daha konforlu olarak taşıyan bir araç değil mi?


Çeşitli modelleride vardır.


Bazısı uzay mekiği gibi, bazısı kaplumbağa gibi?


Hoş, ben 1974 model bir tosbağayı hiç birine değişmem.


Kullandığım arabaları, hep severek kullandım ama,Hiç onlarla konuşmadım.


Bebeğim diye sevmedim.


Bakıyorum da çevremdeki erkekler, eşlerine, sevgililerine, ailelerine göstermedikleri sevgi ve ilgiyi arabalarına karşı besliyorlar.


İlginç!...


Peki Neden?


Prestij meselesimi.


Yani kimin arabası daha pahalı ve gösterişliyse, o daha güçlü bir erkek mi?


Bu arabaya duyulan özel sevgi ve ilginin nedeni nedir?


Takılan çelik jantlar, haftada 2-3 kez yıkatmalar.


Ah! çizildimi hayatları kayar, mahvolurlar, kahrolurlar.


Sanki dünyanın en önemli meselesi gibi, saatlerce o çiziği nasıl yokedeceklerini konuşurlar.


Bende şok bir şekilde seyrederim onların anlamsız konuşmalarını.


İstanbul gibi bir şehirde, araba kullanmak zaten başlı başına enayilik.


Park yeri bulamazsın, bulsan da fahiş fiyatlar ödersin 2 saatlik park yeri için.


Trafik sürekli yoğundur, imanına destere çektirir adamın.


Yağı, suyu, derdi bitmez.


Benzin desen ateş pahası...


Yaz geldi, haydi sök kış lastiğini tak yazlık lastikleri.


Kış geldi, haydi sök yaz lastiğini tak kar lastiğini.


Karbüratörü tıkanır,


Tıkanmadı mı olsun akü kutup başları oksitlenir,


Oksitlenmedimi, debriyaj balataları aşınmıştır,


Aşınmadımı, ateşleme kömürü biter,


O da olmadımı motor hararet yapar, bilmemnesi bilmemne olmuştur.


Aldığın fiyata asla satamazsın, kullanılmıştır.


Kaza yapmasan da, gelir başkası sana toslar vb...


Ve erkekler bu sorun yaratan zımbırtıya aşıklardır.


Ha hayt, gülerim.


Bunca soruna , arabalarıyla hava atabildikleri için mi katlanıyorlar.


Ne için?


Bu konunun, psikolojik açıklamasını biri bana yapsa rahatlayacağım diye düşünürken cevapEyüp Koçak'dan geldi.


-Erkekler kim onu sırtında taşırsa, onu severlermiş.


Alemsin Eyüp vesselam.Konu hafiften dağıldı, toparlayıveriyim.


Eğer erkeklerin arabalarına tapan kısmı,


Arabalarına ayıracakları vaktin dörtte birini, ailelerine, sevdiklerine, çocuklarına


Haydi hepsini geçtim, kendilerine ayırsalardı,


Mutlu aileler, sevgi dolu çocuklar, bakımlı erkekler olurlardı.


Bir de benzini su gibi içen hain jipler var.


Fiyatı ateş pahası, benzine güç yetmez!


Bizim gösteriş meraklısı beyler,hanımlar arazi jipiyle şehrin göbeğinde fink atmaktan vaz geçmez.


- Ya bak, ben zenginim naber!


- Jipim de süper


- Ferrari şekerim.


- Biraz bineyim, daha sonra uzay mekiği alıp marsa gideceğim.


Vallahi, alınmayın darılmayın lakinEşeğe altın semer vur eşek yine eşektir.


Ferrariye biniyor olmanız sizi Brad Pit yada Angelina Juli kıvamına getirmeyecektir.


Üç beş, paraya pula değer veren akılsız çıtır tavlama ihtimali bu kadar lüzumsuzca bir harcama yapmanızı gerektirmeyecektir.


Yahudi, binebildiği en ucuz arabaya biner, oturabileceği en lüks evde otururmuş.


Hoş, içinde huzur olmayan bir sarayım olsa neyleyim.Beyler bence, yanlış şeyi seviyorsunuz.O taşıta aşık olmayı bırakın da daha ilgili, daha sevecen, daha tatlı dilli, tutkulu, sevgili, koca, eş nasıl olunur onu öğrenin!


Arabanıza ayıracağınız vakti daha akıllı ve mantıklı değerlendirin.


Mesela, toplumsal sorunlara eğilin, elinizi taşın altına sizlerde koyun.


Sokak Çocuklarına yönelik,


Körlere yönelik, sakat insanlara yönelik,


Çocuk esirgeme kurumuna yönelik bir takım sivil toplum örgütlerine yönelin.


Kurslara, seminerlere katılın.


Kendinizi geliştirin.


İstanbul'da yaşıyorsanız, derhal semeriyle sekseni bulan arabanızdan kurtulun.


Metrobüsü deneyin, vapuru deneyin, paranız olduktan sonra bütün taksiler zaten emrinize amade...


Sinir stres katsayınız düşer, cüzdanınız dolar, hava kirliliği azalır, lüzumsuz benzin tüketimi azalır.


Bir tek hamlenizle hem kendinize, hem de çevreye yararlı olmuş olursunuz.


Hem zaten, Mercedes arabanızda kendinizi Brad Pit gibi hissetmeniz önemli değil.


Sıkıyorsa, Metrobüste hissedin!...

http://www.muhabirturk.com/author_article_detail.php?id=744

TAPILACAK KADINLAR, KİŞİLİKLİ KADINLARDIR!


Günün birinde, aşk kapıyı çalar.

Her şey, güllük gülistanlıktır.

Karşınızdaki beyaz atlı, şefkatli, anlayışlı prens, bakışlarınıza,

Esprilerinize, sosyalliğinize, arkadaşlarınızla iletişiminize;

Yani kısaca, her şeyinize hayrandır. İlişkiniz devam eder, hatta belki de evlenirsiniz.

Karşınızdaki erkek, sizi siz olduğunuz için sevmiştir.

Örneğin şarkı söylemeniz etkilemiştir onu.

Ya da arkadaşlarınızla ilişkileriniz.

Ya da Rafting yapmanız,

Ya da Özgür Kız olmanız.

Sonrasında sizi yaptığınız bu etkinliklerden kıskanmaya başlar.

İçinde bulunduğunu sosyal ortamdan koparmaya, etkinliklerinizi kısıtlamaya çalışır.

Hatta gıcık bile kapar!

Özgür kız olmanız, artık cazip gelmiyordur.

Şarkı söylersiniz dinlemez.

Raftingi tehlikeli bulur.

"Özgür kız da neymiş, sen benimsin" der.

Yani artık özgür değilsin!

Çünkü artık siz onun, yani bay X'in sevgilisi ya da karısı olmuşsunuzdur.

Sizi siz yapan şeylerden vazgeçmenizi ister.

Hatta baskı yapar.

Eğer 20'li yaşlarında, hayat tecrübelerinden nasibini almamış bir genç kızsanız,

Hayatınızın erkeği, için terk edersiniz, sizi siz yapan ve mutlu eden niteliklerinizi.

Sevdiceğinizi mutlu etmeye çalışıyorsunuzdur.

O'nun mutluluğu sizin de mutluluğunuz demektir.

Sevdiğiniz erkek uğruna, bir yığın "Lüzumsuz Fedakârlıklar" yaparsınız.

Eğer O, sizi istediği kalıba soktuysa, muhtemelen bir süre sonra sıkıcı gelmeye başlayacaksınızdır...

Siz artık o'nun her dediğini yapan, her istediğine uyan, etkisiz elemansınızdır.

Oysa zamanında size, o nitelikleri taşıdığınız için vurulmuştur.

Sevdiğinizi baymaya başlarsınız, gözü de yavaştan dışarıdaki diğer özgür kızlara kaymaya başlar. Hem kişiliğinizi, hem arkadaş çevrenizi hem de bir yığın fedakârlıktan sonra prensinizi kaybedersiniz.

Bu ne biçim bir adalettir!

İsyanları oynarsınız.

Birilerinin belli kalıplara soktuğu kadın olmayın, taptıkları kadın olun.

Ha tapılacak kadınsınız lakin tapan yok mu?

Biri tapsa da, tapmasa da hiç bir önemi yok.

Tapılacak kadınlar, kişilikli kadınlardır vesselam!